3 Şubat 2012 Cuma

12 Ciltlik Amasya Tarihi'nin 1980'de satın alınma öyküsü

Yazmaların satın alınmasına sebep, Haşim Nezihi OKAY’ın mektubundaki serzenişi etkili oldu ve koca bir tarih kurtarıldı.



   Abdizade Hüseyin Hüsameddin Efendi’nin yazdığı 12 ciltlik Amasya Tarihi eseri müellifimiz hayattayken sadece 5 cildini bastırabilmişti. Diğer ciltlerinin bastırılması yönünde sürdürdüğü gayretleri ise olumlu sonuç vermemiş ve o büyük eserin 8 cildi el yazması haliyle merhumun varisçilerinde kalmıştı. Hüseyin Hüsameddin Efendi’nin eserlerinin sadece bir sandıkta veya alelade bir kitaplıkta bekletilmesi Amasya kültürüne, tarihine ve ecdadına vefasızlık olacaktı. Abdizade de hayattayken Amasya’ya gönderdiği bir mektubunda vefatından sonra bu eserin kendisi ile beraber mezara girmesi endişesini taşıdığını ifade etmiş ve Amasyalıları, bu esere sahip çıkmalarını istemişti.

  Abdizade Hüseyin Hüsameddin Efendi’nin 1939’da vefat etmesi ile birlikte ömrünü harcayarak yazdığı eseri de sessizliğe gömülmüştü.

   Abdizade’nin hayattayken beklediği ilgiyi Amasyalılardan göremediği için kırgın olduğu biliniyordu. Bu kırgınlığını ifade eden bir şiiri ve Emel Gazetesi’nde neşredilen bir de mektubu vardı. Ama Abdizade’yi unutmayan, ona her halükârda destek veren dostları da vardı. Adını unutturmayan, emeğinin karşılığı olarak vefa duygularını dışa vuranlardan Türk Kültür Derneği Başkanı Muammer ÜLKER, Halit ÖCALAN, Haşim Nezihi Çuhacıoğlu (OKAY) gibi şahsiyetler her daim o’ndan bahseder, yazılarında not düşerlerdi. Bu isimlerin arasında 1946-47’de Belediye Reisliği, 1960-62 askeri idare döneminde Belediye Reis yardımcılığı yapan Ziyaettin TÜREM’den de bahsedilmesi gerekecektir. Zira; Ziyaettin Türem, arkadaşı Hüseyin Hüsameddin Efendi’nin yazdığı eserin kıymetini bilenlerdendi.

  Yazar tarafından basımı tamamlanan Amasya Tarihi’ne abone olmuş ve kitaplığında başucu eseri olarak yıllarca saklamış, kendisi kadar çocuklarının da bu eserden faydalanmasına imkân sağlamıştı.

   1977-80 arasında Belediye Başkanlığı yapan Gündüz Türem ile sohbetlerimizin birinde Babası Ziyaettin TÜREM’in Hüseyin Hüsameddin Efendi’ye karşı duyduğu hayranlığı ve dostluğunun neticesinde vefalı bir girişiminden söz etmişti. Bu vefalı girişim, ileri de Amasya Tarihi’nin basılacağı günün beklentisi içinde tozlu raflarda kalan el yazmalarının Amasya’ya kazandırılmasına kadar uzanacak bir fikri yapıya zemin hazırlamıştı.

    Gündüz Türem, kendisinin içinde biriken Amasya Tarihi’nin Amasyalılara kazandırılması aşkını şöyle anlattı;

   “Babam Ziyaettin TÜREM Abdizade Hüseyin Hüsameddin Efendi ile arkadaşlık yapmışlar. Hüsameddin Efendi, 1924 yılında Milletvekili seçimlerinde Amasya’dan mebus gösterilmesi için müracaatta bulunmuş, fakat bu isteği dikkate alınmadığı için Hüseyin Hüsameddin Efendi’nin Amasya’ya karşı bir kalp kırıklığı küskünlüğü hasıl olmuştu. Babam bundan çok müteessir olduğunu ifade ederdi. 27 Mayıs 1960 sonrasında askeri yönetim sırasında babam eski belediye başkanı olması nedeniyle Hükümet Dairesinde Vali adına Belediye Başkan Yardımcılığı yaptığında 1961 yılında Abdizade Hüseyin Hüsameddin Efendi’yi Şubat ayında anma günü tertip ettirdi. Maksat hem ailesinin gönlünü almak ve hem de ailenin uhdesinde bulunan Amasya Tarihi’nin basılmamış ciltlerinin basılmasına imkan sağlayacak bir ortamı elde etmekti. Merhum yazarımız için anma günü yerine getirildi. Fakat aile ile kitapların Amasya’ya ya kazandırılmasında önemli bir adım atılamadı. Bu çaba benim içimde bir uhde olarak kaldı. 1978 yılında Belediye Başkanı seçildikten sonra Hürriyet Gazetesi’nin muhabiri ile röportajımızda Belediye olarak yapacağımız çalışmaları sıralarken Amasya tarihi için çok önemli olarak değerlendirdiğimiz ve babamın da en çok arzu ettiği Hüseyin Hüsameddin Efendi’nin Amasya Tarihi eserinin basılmamış ciltlerinin Amasya’ya kazandırılmasının öncelikli işlerimiz arasında olduğunu kaydettim. Bu fikrimi bazı aile dostlarımız ve çalışma arkadaşlarımız arasında da dillendirmiştim. Benim bu düşüncelerimi aile dostlarımızdan Süreyya, oğluna, oğlu da İstanbul’da Hüseyin Hüsameddin Efendi’nin himayesi altında yetişen ve Edebiyat Öğretmenliğinden emekli olan hemşehrimiz Haşim Nezihi Okay’a telefonda bahsetmiş.

   Haşim Nezihi OKAY’dan 18 Temmuz 1978 tarihli “Evlât” diye başlayan bir mektubunu aldım. Mektubunda Amasya Tarihi kitabının basılmasının düşünülmesinden ne kadar sevindiğini “dünyalar bana bağışlanmış kadar bahtiyar oldum” diyen bir teşekkürünü eklemişti.   

    Haşim Nezihi Hoca bu teşekkür mektubunda bir başka konuya daha dikkatleri çekiyordu “Geri kalan 8 cildi halen oğlu emekli Albay Kemal YASAR’ın elindedir. Albay bekârdır. Gözünü kaparsa bu ciltler bakkala düşer. Bütün endişem budur” diyordu. Bu cümleler bizi düşünceden harekete geçirdi. Zaman kaybetmeden Haşim Nezihi Okay’ı İstanbul’da evinde ziyaret ettim. YASAR ailesi ile görüşme yapmamızı ve el yazması nüshaların satın alınması yönünde bilirkişilik yaptı. 500.000 lira üzerinde anlaşmaya vardık. Amasya’ya döner dönmez Belediye Meclisi Üyeleri ile değerlendirdik ve bütün telif haklarının Amasya Belediyesi’ne alınması yönünde de Meclis Kararı çıkardık. Hüseyin Hüsameddin Efendi’nin varisçileri ile bir mukavele yaparak el yazmaları Amasya’ya kazandırıldı.

  Amasya Tarihi’nin satın alınmasında beni destekleyen Meclis Üyelerime teşekkür borcumuz vardır. Eğer Meclis Üyelerimiz buna sıcak bakmamış ve vefakâr davranmamış olsalardı 500.000 lira gibi yüksek bir miktarın ödenmesi mümkün olmaz ve o eşsiz eser Haşim Nezihi OKAY hocanın duyduğu endişenin akıbetine uğrayarak belki de bir bakkalın tezgâhında ambalaj kağıdı olarak kullanılabilirdi.”

Haşim Nezihi OKAY’ın düşünceyi harekete geçiren mektubu:

     Belediye Başkanı Gündüz Türem 1978 yılında bir gazeteciye verdiği beyanatta Belediye olarak Abdizade Hüseyin Hüsameddin Efendi’nin yazdığı 12 ciltlik Amasya Tarihi’nin orijinal el yazması nüshalarının satın alınması yönünde bir düşüncelerinin olduğunu kayıt ettirir. Bazı dostlarına da bu düşüncesini aktarır. 18 Temmuz 1978’de Haşim Nezihi Okay tarafından Gündüz Türem’e yazılan bir mektup ise bu düşünceyi harekete geçirmeye yetmiştir. Amasya Tarihi’nin Belediye Tarafından satın alınmasına sebep olan mektup aynen şöyleydi;

Sayın Gündüz Türem Beyefendi’ye

      Avlât! Ben rahmetli babanın çocukluk, mahalle ve okul arkadaşıyım. Aynı zamanda meslekdaşımdı. Süreyya, Belediye Başkanı olduğunu söyledi. Ben de bir baba dostu olarak çok sevindim. Seni tebrik eder, başarılar dilerim. Amasyalıyım. Çuhacızade rahmetli Hulûsi Bey’in oğluyum. Kırkyedi yıllık edebiyat hocalığından sonra yaş haddinden emekli olmuş 74 yaşında bir hemşehrinizim.

    Amasya Tarihi yazarı rahmetli Hüsamettin Efendi’nin himayesi ile yetiştim. Bu itibarla senelerdir onun o büyük eserinin nasıl basılabileceğini düşünüp dururken Süreyya, sizden müjdeyi getirdi. Oğluna da söylemiş. O da bana telefon açtı. “Ne dersin ağabey bu sevinçli habere” dedi. Dünyalar bağışlanmış kadar bahtiyar oldum ve hemen size bu küçük teşekkürnâme ile minnetlerimi bildirmeye kalkıştım.

   Efendim hikâye şu;

    Rahmetli, eseri kırk yılda tamamlamış, iğne ile kuyu kazmış diyebiliriz. 12 cilt olan Amasya Tarihi, bu akıllara hayret verecek kitabın 4 cildi Meşrutiyet yıllarında Şeyhülislâm Hayrullah (Ürgüplü) Efendi bastırmış, geri kalan 8 cildi halen oğlu Emekli Albay Kemal Yasar’ın elindedir. Albay bekârdır. Gözünü kaparsa bu ciltler bakkala düşer. Bütün endişem bu idi. Hamdolsun bir ümit kapısı açtınız. Ve hakikaten bu muazzam eserin Amasya’ca basılmasın en uygun idi, çok iyi düşünmüşsün evlât.

   Albay bu ara yazlıkta. Dönünce onu sizinle temasa geçiririm.

   Amasya’yı ne özledim, ne özledim bilemezsiniz. Ölmeden Ayvasıl Bağlarını, o Çakalları, O Soğukpınar’ı görebilecek ve bahçeler içinde düdüklü semaverle bir çay içebilecek miyim? Çocukluğumun geçtiği o sokakları, o mahalleleri, o okullarımı görebilecek miyim? Bak ağlıyorum…

     Gözlerinden öperim evlâdım.

                                                                                                                                 

                                                                                                 Haşim Nezihi OKAY

* Abdizade Hüseyin Hüsameddin Efendi'nin Vefatının 73. yılında- Hayatı, Eserleri ve Hakkında Yazılanlar; Amasya Belediyesi Yayınları 2012

18 Ocak 2012 Çarşamba

Bu “Demostrasyon (demonstrasyon) Bahçesi” de ne ola?

   Dün gazetenin manşetten verdiği bir haber dikkatimi çekti. “Demostrasyon Bahçesi” Başı yabancı sözcük (aslında demonstrasyon yazılması gerekirmiş,) sonu Türkçe. Bu isimlendirmeyi veren Amasya İl Gıda, Tarım ve Hayvancılık Müdürlüğü. Haber şu şekilde devam ettirilmiş; “Göynücek İlçesi’nde Fikret Darende’ye ait arazide kurulan demostrasyon bahçesinde her yıl ürün veren Amasya Elması’nın törenle fidan dikimi yapıldı.”

   Güzel bir hareket. Amasya Misket Elması’nın her yıl ürün vermesi için yapılan çalışmalar övgü ile karşılanmalı. Ancaaaak, bir proje geliştirilirken illa yabancı hayranlığı altında kalarak yabancı bir isim vermek zorunda mıyız? Baş tarafı yabancı kelime onu devam ettiren Türkçe isimlendirme. Bu kadar mı Türk Kültürüne, Türk Diline yabancı kalınır. Bir de buna bilimsellik yapıştırması yaparak yabancı bir kelimenin peşine takılıp “demostrasyon” “bahçesi” yapılır.

   İlk defa duyduğum bir kelimeyi merak edip “google”de sorguladım. İTÜ Sözlükte karşıma şu kelime çıktı. “demostrasyon” bir defa yazım hatası yapılmış. Aslının “demonstrasyon” olması lazımmış. Tanımlama biçimi de şu şekilde yapılmış.  Eğitim bilimlerinde bir yöntem olarak göstererek öğretme anlamına gelir. herhangi bir konunun deneyler veya başka yardımcı öğretim materyallerinin yardımıyla anlatılması.”  Bir başka tanımlaması da “Eğitim-öğretim kurumlarında öğretmenlerin kullanmış oldukları ders anlatım yöntemlerinden gösteri ağırlıklı olanı. Yaparak, yaşayarak.”

    Veya  “Demo” deneme…

    Şimdi be kardeşim! bu kelimenin Türkçesi varken gereksiz yere yabancı sözcük kullanımı hastalığımız nereden geliyor. “Deneme Bahçesi” “Uygulama Bahçesi” adını koymak varken illa yabancıda karar kılınması bizim Türkçenin yetersizliğinden mi kaynaklanmaktadır. Hiç de öyle değil.

   Gelin bu yabancı hayranlığından, gereksiz yabancı sözcük kullanımından vaz geçelim. Benim güzel Türkçem her uygulamada her isimlendirmede zenginliğe sahiptir. Yeter ki, farkına varalım. Yabancı hayranlığı altında ezilmeden dik durmasını bilelim.

   Ben sadece hatırlatmak istedim. Yetkili merciler ne der, ne yapar bilmem….

11 Kasım 2011 Cuma

Osman Yüksel Serdengeçti'nin vefatının 28. yılı


Bir dönemler yazdığı yazılarıyla herkesi titreten
Osman Yüksel Serdengeçti'yi
Nasıl tanıdım?

   Rahmetli Osman Yüksel SERDENGEÇTİ’yi ilk kitap çalışmam “Milli Mücadelenin İlk Kıvılcımı AMASYA” isimli araştırmamı bastırmak için 1983’te gittiğim İstanbul’da Cağaloğlu Yokuşu’ndaki “Yeni Düşünce Dergisi” sahibi Akkan SUVER’in odasında tanıdım. Tarihi de unutulacak bir tarih değildi. Şair-i Azam Necip Fazıl KISAKÜREK’in  29 Mayıs 1983’te Fatih Camii’nde mahşeri bir kalabalığın katılımı ile cenaze namazını kılmış, ardından da Yeni Düşünce Dergisi idarehanesine geçmiştim. Akkan SUVER o zamanlar Türkiye genelinde bayilere dağıtımı yapılan siyasi “Yeni Düşünce Dergisi”ni çıkarıyordu. 12 Eylül 1980 sonrasında basına uygulanan sıkı sansür ve denetimlerden kurtarabildiği fikir ve düşüncelerin yayınlandığı önemli bir dergi niteliğini taşımaktaydı. Serdengeçti’nin o yazıhanede bulunması yıllardır kader birliği yaptığı Şairler Sultanı Necip Fazıl KISAKÜREK’in Fatih Camii’ndeki o mahşeri kalabalık eşliğinde cenaze namazına katılmış, mezarlığa gidemeyecek kadar rahatsız olduğu için Akkan SUVER’in misafiri olarak Cağaloğlu’ndaki “Yeni Düşünce Dergisi”nde davet edilmişti. Bu davette derginin yazarlarından ve şair Niyazi GENÇOSMANOĞLU da vardı. Büyük bir nezaketle SERDENGEÇTİ’ye hizmet ediyorlardı. SERDENGEÇTİ Parkinson hastası olduğu için elleri titriyor, konuşmakta zorlukta çekiyordu. Ellerinin ve ayaklarının titremesini aza indirmek maksadıyla taşıdığı bastonunu sıkı sıkıya tutuyor fakat titremeyi engelleyemiyordu.
Akkan SUVER Serdengeçti’nin saat başı aldığı haplarını kutudan çıkardı bir bardak suyu kendi elleriyle verirken bir taraftan da beni işaret ederek;
 “-Genç yazarımız Hüseyin MENÇ, Amasya’dan geldi” dedi.  SERDENGEÇDİ, başını çevirdi titreyen sol elini dizlerime koyup tempolu vaziyette vurarak
 “- Amasya Şehzadeler şehri…. Görmek nâsip olmadı” dedi titreyen ses tonuyla.  Daha sonra da sanki şehzadeler şehrinden bir hediye almış gibi ;
  “-Ordan gelenlerle karşılaşmaktan bahtiyar oldum  cümlesiyle de beni onurlandırmıştı.
  Osman Yüksel SERDENGEÇTİ’nin o güne kadar sadece adını bazı makalelerde okuyarak ve “Bir Milleti Nasıl Mahvettiler” (1950) ile 1555 yılında Kanuni Sultan Süleyman ile görüşebilmek için Amasya’ya gelen Avusturya Sefiri Busbek’in mektuplarından oluşan 1953 baskılı “Bir Sefirin Hatıratı (Türk Mektupları)” isimli küçük çaplı eserlerini edinip okumuştum. Sadece o kadar. Fakat orda konuşulanlar ile büyük yazara gösterilen edep ve terbiyenin bana verdiği merakla SERDENGEÇTİ hakkında yazılanları okuma hevesi geldi. Öyle ki benimle karşılaşmasını “Şehzadelerle karşılaşmakla” eş tutarcasına “bahtiyar” olduğunu kaydetmesi beni kamçılamıştı.
   Osman Yüksel SERDENGEÇTİ meğer nice zor badirelerden geçmiş. Milli dava yolunda nasıl mücadele vermiş… Okudukça okumuştum. Edebiyat alanında kâh başarılı ve kâh başarısız olduğu dergicilikten aldığı mücadeleci ruhunu nasıl harekette tuttuğunu öğrenmiştim.
  1940 ilâ 1950 yılları arasındaki tek parti döneminde Türkçülük ve İslâmi yazılarını Ankara’da çıkardığı “Serdengeçti” isimli dergisinde yayınlayınca tüm dikkatleri üzerine toplamış. Türkiye’de “Osman Yüksel SERDENGEÇTİ” ismi sevenleri tarafından yüceltilmiş, karşısında olan sevmeyenlerine korku verircesine titretmiş… Fikirlerinden ve karşı duruşundan dolayı soruşturmalara uğrayıp cezaevine girmiş, yıllarca yatırılmış, zaman gelmiş 1965-69 yılları arasında AP’den Milletvekili olarak TBMM’ye devam etmişti. Değişmeyen bir şeyi vardı, “O” bildiğinden vazgeçmeyen, dik kafalılığı. Kendi partisinin yanlışlığını gördüğü vakit eleştirmesini de bilmiştir.
Tepki olarak kravatı beline bağlamış.
   SERDENGEÇTİ’nin yakın arkadaşları yazmıştı. Muhterem hiç kravat takmayı sevmezmiş. Milletvekili olduğu vakitte bu alışkanlığından vazgeçmemiş. Millet Meclisi’nin iç tüzüğü gereğince de oturumlara kravat ve takım elbise ile katılma zorunluluğu kendisine hatırlatılmış. “Peki” demiş ve ertesi gün Meclise geldiğinde takım elbisesini tamamlayan kravatı göremeyenler hemen itirazlarda bulunmuşlar. “Üstat kravat” diyecekleri sırada o büyük bir pişkinlikle belinde toka yerine sardığı kravatını göstererek “Ya kardeşim, kravatın nereye
takılacağını söylemediniz ki!, Kanunda da nereye takılacağı belli değil. İstediğim gibi takarım”(1) deme esprisini yapabilecek kadar da zorlamalarla hareket edemeyeceğini göstermişti.
Ve son nokta
  10 Kasım 1983’te TRT’nin gece haberlerinde Osman Yüksel SERDENGEÇTİ’nin vefat ettiği haberini duyduğum vakit sadece beş ay önce benim dizlerime, titreyen elini koyarak o söylediği sözleri kulaklarımda çınladı. “Amasya Şehzadeler şehri…. Görmek nâsip olmadı”

 (1)- Abdurrahim BALCIOĞLU; Osman Yüksel Serdengeçti,
Timaş Yayınları, 1991
--Hüseyin ÜZMEZ, “Açın Kapıları Serdengeçti Geliyor”, Ötüken Yayınları.






23 Ekim 2011 Pazar

“Atatürk’ün bu fotoğrafları Sivas’ta değil Amasya’da çekilmiştir.”


FOTOĞRAF: Atatürk'ün fotoğrafları hakkındaki iddialarımı  Amasya Protokolu'nun imzalanışının
92. yılı etkinlikleri sırasında (22 Ekim 2011) Saraydüzü Kışla Binası'nda
 Vali, Belediye Başkanı, Amasya Üniversitesi Rektörü ve çok sayıda ilgilinin huzurunda
Basın Mensuplarına açıklamalarda bulunurken

   Milli Mücadele yıllarında çekilen bazı fotoğrafların çekim adreslerinin yanlış verilmiştir. Özellikle 22 Ekim 1919’da Temsil-i Heyet ile İstanbul Hükümeti Temsilcisi Bahriye Nazırı Salih Paşa arasında yapılan görüşmelerin sonunda çekilen fotoğrafların “Sivas Kongresi” sırasında çekildiği yönünde verilen bilgilere itirazım var.  Yüksek sesle “Bu fotoğraflar Amasya’da çekilmiştir.” diyorum
     Belediye Başkanı Cafer ÖZDEMİR’in görevlendirmesiyle TBMM Kütüphanesi ve Arşivinde yaptığım çalışmalarda Amasya’nın milli mücadele tarihine yeni bakış sağlayacak bilgi ve vesikalara ulaştım. “Milli Mücadele Yıllarında AMASYA”  isimli eserimde ve daha sonra hazırladığım “Atatürk’ün Amasya Albümü”nde de işaret ettiğim gibi Atatürk’ün bazı fotoğrafları yanlış isimlendirilerek yanlış adresler verilmiştir. Söz konusu yanlışlık “Atatürk Albümü”  adı altında bastırılan yayınlarda sık sık tekrarlanmış birçok tarih kitap ve mecmuaları da buralardan yaptıkları alıntılarla yanlışlığı ileri derecede taşımışlardır.
Nedir o yanlışlıklar?
    1919 yılında yayımlanan Tasvir-i Efkar Gazetesi’nde Muharrir Ruşen Eşref tarafından Temsili Heyet üyeleri Mustafa Kemal ve Hüseyin Rauf Bey ile 23 ve 24 Ekim 1919’da yaptığı röportajlarında kullanılan fotoğraf klişeleri bu iddialarımızı ispatlamıştır. Fotoğrafların Amasya’da çekildiğine en büyük delil de o tarihlerde Amasya’da bulunan 5. Kafkas Fırka Kumandanı Cemil Cahit Bey’in yer alması ile birlikte Amasya Protokolü görüşmelerine katılan şahısların dışında kimsenin bulunmamasıdır. Tarih kitaplarında, birçok Atatürk Albümlerinde söz konusu fotoğrafların alt yazılarında verilen “Sivas” adresi dolayısıyla yanlıştır.
İşte gerekçelerimiz
   Mustafa Kemal’in ikinci gelişlerinde yakın tarihimize ışık tutan belgesel fotoğraflar zamanın ünlü gazetecisi Ruşen Eşref Bey ile birlikte Amasya’ya gelen Tasfir-i Efkar Gazetesi fotoğrafçısı Kenan Bey tarafından çekilmiştir. Bu fotoğraflar,  Amasya Mülakatı’nın sonuna rastlamaktadır. Zira İstanbul Hükümeti ile Temsili Heyet arasında yapılan görüşmeleri yakından takip etmek ve kamuoyunu bilgilendirmek için Tasfir-i Efkar Gazetesi’ni Mustafa Kemal, Amasya’ya davet etmişti. Bu daveti değerlendiren Tasfir-i Efkar Gazetesi Ser Muharriri Velid Bey gazete muharriri Ruşen Eşref ile fotoğrafçı Kenan Bey’i görevlendirmişti. Ne var ki, Ruşen Eşref, ulaşımdaki zorluklar sebebiyle görüşmelere yetişememiş, İstanbul Hükümeti Temsilcisi Bahriye Nazırı Salih Paşa Amasya’dan ayrıldıktan sonra şehre ulaşabilmişti. Yakın tarihimizde belge niteliğindeki bazı fotoğraflar o günlerde çekilmiştir.
    Söz konusu fotoğraflar bazı kaynaklarda ve albümlerde “Bekir Sami Bey’in Tokat’taki çiftliğinde” veya “Sivas Kongresi günlerinde”  şeklinde kaydedilmiştir. Halbu ki; fotoğraflarda merkezi Amasya’da bulunan 5. Kafkas Fırkası Kumandanı Cemil Cahit Bey’de vardır. Cemil Cahit Bey, her ne şekil ve surette olursa olsun görev alanını terk etmemiş, Amasya ve civarından ayrılmamıştır. Dolayısı ile fotoğrafların ne Tokat’ta, ne de Sivas vilayetinde çekildiğini gösterir kuvvetli bir delil mevcut değildir. Cemil Cahit (Toydemir) Bey’in bu karelerde yer alması fotoğrafların Amasya’da çekilmiş olabileceğini kuvvetlendirmektedir. Bu tezimizi kuvvetlendiren ikinci detayda Amasya’ya gelen Temsili Heyet’in üç isminin yer aldığı bir başka karedir. Bu fotoğrafta sadece üçünün olması başka üyelerin bulunmamasıdır. Eğer fotoğrafın çekildiği adres gerçekten Sivas olsaydı Temsili Heyet’in diğer üyelerinin de yer alması gerekmektedir. Bizim iddialarımızı zirveye taşıyan üçünce gerekçe de Gazeteci Ruşen Eşref’in Amasya’da yaptığı mülakatlarının yayınlandığı Tasvir-i Efkar Gazetesi’nin 1. sayfasında basılan klişede yer alan görüntülerdir.

“Tarih kitapları ve Atatürk Albümlerindeki bilgiler değiştirilmelidir”
   Ortaya koyduğumuz gerekçeler bizim iddialarımızı doğrulamaktadır. Atatürk’ün Amasya’da çekilen fotoğraflara yenilerini ekleme ve böylece sahiplenmemizle birlikte Amasya’nın Milli Mücadele’deki yerini bir çıta daha yukarı çekmektir. Tarih kitaplarında, birçok Atatürk Albümlerinde söz konusu fotoğrafların alt yazılarında verilen “Sivas” adresi yanlıştır. Doğrusu ve bundan sonra yazılacak ve basılacak yayınlarda “Amasya’da çekilen fotoğraflar” diye kayıtlara geçirilmesi gerekmektedir. Ben öyle yaptım… darısı diğer yayıncılara ve araştırmacılara….